Kaygı, insanlık tarihi boyunca bizi tehlikeye karşı hazırlayan eski ve değerli bir alarm sistemidir. Bir sınav ya da önemli bir görüşme öncesinde hafifçe hızlanan kalp, dikkatimizi toplamamıza yardım eder. Anksiyete bozukluğunda ise bu alarm, ortada gerçek bir tehlike yokken de çalmaya devam eder; kişi saatlerce aynı endişeyi zihninde evirip çevirir, bedeni gerilir, uykusu kaçar. Anksiyete bozuklukları toplumda çok yaygındır ve tedavi sonuçları oldukça iyidir. Aşağıda muayenede en sık karşılaştığımız soruların cevaplarını, sade bir dille bulabilirsiniz.
“Benim endişelerim normal mi, yoksa bir hastalık mı?”
Herkes zaman zaman endişelenir. Endişenin bir bozukluğa dönüşüp dönüşmediğini anlamak için üç şeye bakarız: Süreklilik, orantı ve hayata etkisi. Örneğin altı aydır akşamları zihninizdeki "Ya..." ile başlayan cümleleri susturamıyorsanız, küçük bir gecikmeyi büyük bir felaketin habercisi gibi yaşıyorsanız ve bu yüzden hayatınızdan bir şeyleri, örneğin toplantıları, kalabalık sofraları ya da yolculukları çıkarmaya başladıysanız, bir uzmanla konuşmanın zamanı gelmiştir.
“Neden bedenim de bu kadar etkileniyor?”
Kaygı beyinde başlar ama bedende yaşanır. Alarm sistemi çalıştığında adrenalin yükselir, kalp hızlanır, kaslar gerilir, sindirim yavaşlar. Bu yüzden kaygılı kişiler sıklıkla boyun ve sırt ağrısı, baş ağrısı, çarpıntı, mide yanması, ishal ya da kabızlık, el titremesi ve uykusuzluk yaşar. Pek çok kişi yıllarca bu yakınmalarla farklı bölümlere başvurur. Tetkikler normal çıktığında akla kaygı gelir; bedenin bu kadar etkilenebildiğini bilmek, kişiyi çoğu zaman rahatlatır.

“Kaygının türleri neler?”
- Yaygın kaygı: Pek çok konuda, durdurulamayan ve aylarca süren endişe
- Sosyal kaygı: Başkalarının önünde mahcup olma ve yargılanma korkusu
- Sağlık kaygısı: Her ağrıyı ağır bir hastalığın işareti sanıp internette saatlerce arama yapmak
- Fobiler: Belirli bir nesne ya da duruma karşı yoğun korku
- Panik bozukluk: Ani gelen korku nöbetleri ve yeni nöbet endişesi
“Muayenede hangi tetkikler istenir?”
Kaygıya benzer belirtiler yaratan bazı bedensel durumlar vardır. Tiroit bezinin fazla çalışması, kansızlık, bazı kalp ritim bozuklukları ve kan şekeri dalgalanmaları bunların başında gelir. Bu nedenle muayenede gerekli görülen kan tahlilleri istenebilir. Günde kaç fincan çay ve kahve içtiğiniz, alkol ve sigara alışkanlığınız ve düzenli kullandığınız ilaçlar da sorulur; bunların bir kısmı kalbi hızlandırarak kaygıyı körükler. Uyku düzeniniz ve ruh hâlinizdeki değişiklikler de bu görüşmenin parçasıdır.
“Sakinleştirici kullanmak zorunda mıyım?”
Hayır. Anında etki eden yatıştırıcı haplar ilk bakışta kurtarıcı gibi görünür. Ne var ki her gün alındıklarında vücut kısa sürede onlara alışır, doz artırma ihtiyacı doğar ve bırakma denemesinde huzursuzluk geri teper. Bu yüzden bu ilaçları ancak sınırlı bir süre, çok gerektiğinde ve yakın takiple öneriyoruz. Kaygı tedavisinde asıl kullanılan ilaçlar, alışkanlık yapmayan ve etkisini birkaç hafta içinde gösteren ilaç gruplarıdır.
“Terapi gerçekten işe yarar mı?”
Evet. Bilişsel davranışçı terapi, anksiyete bozukluklarında etkinliği en güçlü biçimde gösterilmiş tedavilerdendir. Terapide kaygıyı besleyen düşünceler fark edilir ve sorgulanır; kaçınılan durumlara küçük adımlarla yeniden yaklaşılır. Hafif ve orta düzeydeki kaygıda terapi tek başına yeterli olabilir; ağır durumlarda ilaçla birlikte kullanılır. Terapide öğrenilen beceriler, tedavi bittikten yıllar sonra bile işe yaramaya devam eder.
“Ne zaman düzelirim?”
İlaç tedavisinde belirgin rahatlama genellikle birkaç hafta içinde başlar ve ilk üç ayda belirginleşir. Terapide ise ilk haftalarda kaygının nasıl çalıştığını anlamak bile bir rahatlama getirir; asıl değişim seanslar arasında yapılan denemelerle gelir. Kaygı tamamen yok olmaz; amaç, onun hayatınızı yönetmesine son vermek ve vazgeçtiğiniz şeylere yeniden yer açmaktır.
“Hep böyle bir insandım, bu değişir mi?”
Kaygılı insanların çoğu, kendini bildi bileli endişeli olduğunu söyler: Çocukken okula başlarken ağlayan, sınav öncesi midesi bulanan, misafir geleceği zaman günlerce hazırlık yapan biri. Bu durum kaygıyı bir kişilik özelliği gibi göstererek "Ben böyleyim, değişmez" düşüncesine yol açar. Oysa yatkınlık ile kader aynı şey değildir. Kaygıya eğilimli bir mizaç tamamen değişmese bile, endişenin şiddeti ve hayatı ne kadar kısıtladığı tedaviyle belirgin biçimde azalır. Pek çok kişi tedavi sonrası, "Keşke yıllar önce gelseydim" der.
“Kendime nasıl yardım edebilirim?”
Kafeini azaltmak, özellikle öğleden sonra bırakmak; haftanın çoğu günü yarım saat tempolu yürümek ya da hafif egzersiz yapmak; sabit bir uyku saati belirlemek; gün içinde birkaç kez yavaş nefes molası vermek ve kaçındığınız bir durumu her hafta küçük bir adımla denemek, kaygıyı azaltan basit ama etkili alışkanlıklardır.
Sık sorulanlar
Kaygı bozukluğu kalıtsal mı?
Ailesinde kaygı bozukluğu olanlarda risk biraz daha yüksektir; ancak yaşam olayları ve öğrenilen alışkanlıklar da belirleyicidir.
İlacı ne kadar süre kullanacağım?
Belirtiler yatıştıktan sonra ilaca altı ay ila bir yıl daha devam etmek, kaygının geri dönmesini önler; ilacı hayatınızda büyük bir değişikliğin olmadığı bir dönemde, dozu adım adım düşürerek bırakırız.
Kaygı için çevrim içi görüşme yapılabilir mi?
Kontrol görüşmeleri ve terapi seansları görüntülü olarak da yapılabilir; ilk muayeneyi ise yüz yüze yapmayı tercih ediyoruz.
Kaygı yüzünden kalp hastası olur muyum?
Kaygı çarpıntı yapabilir ama kalbe kalıcı zarar vermez; yine de göğüs ağrısı gibi yakınmalarda önce kalple ilgili nedenlere bakılması önemlidir.










